ORTA ASYA’DAN AUROVİLLE’E

ORTA ASYA’DAN AUROVİLLE’E

Tasavvuf, Bhakti ve Dinler Üstü Maneviyatın Sürekliliği

Orta Asya yüzyıllar boyunca, rüzgârların bile dua ettiği bir coğrafya olmuştur. İpek Yolu sadece malların değil, fikirlerin ve sezgilerin de aktığı bir damardı: Budist metinler Soğdca’ya çevrilir, Mani rahipleri Zerdüştlerle tartışır, Müslüman dervişler Taoistlerle söyleşirdi. Bu kültürel akışlarda tasavvuf, İbn Arabî’nin vahdet-i vücut öğretisini insanın ortak kaderi olarak yorumladı; dinleri değil, yürekleri birleştiren bir felsefeye dönüştü.
Bir Yesevî dervişinin diliyle anlatırsak:
“Bir taşta bin nakış var, hepsi O’na döner;
Her nefes bir isim, ama isimden öte Ses var.”
Orta Asya ve Tasavvufun Açık Ufku
Semerkand medreselerinde bilginler tartışırken, Buhara pazarında bir derviş şöyle seslenirdi:
“Kalp, Allah’ın harfini taşır; toprak bunu bilir, rüzgâr hatırlar.”
Bu evrensel ses, Ahmed Yesevî’nin hikmetlerinde yankılanmış, mistik bir dil olarak Hindistan’a taşınmıştır. Yesevîlik, yalnızca İslam’ın derinlikli bir tefekkür yolu değil, aynı zamanda Budist ahengin, Zerdüşt ateşinin ve eski Türk şamanlığının ritmik sezgilerinin iç içe geçtiği bir manevi laboratuvar hâline geldi.
Bu nedenle Orta Asya tasavvufu, katı sınırları eriten “kozmik hoşgörü”nün kaynağı oldu. Bu hoşgörü, ilerleyen yüzyıllarda Hindistan’daki Bhakti ve Rişi geleneklerinde yeniden biçim bulacak ve bölgenin manevî toprağını şekillendirecekti.
Keşmir’de Rişi Hareketi ve Bhakti ile Diyalog
Rişi kimdir?
Keşmir’in Rişi hareketi, 14. yüzyıldan itibaren hem Hindu hem Müslüman kitleleri etkileyen asketik, şiirsel ve toplumsal bir mistik gelenektir.
Rişiler:
•sade bir yaşam sürer,
•kast farklarını reddeder,
•dil, din ve ritüel ayrımından çok ahlâk ve sevgi üzerinde dururlardı.
Keşmir’de Rişiler, tıpkı Orta Asyalı dervişler gibi halkın dilinde konuşur, halka hizmeti ibadet sayarlardı.
Lal Ded ve Etkisi
14. yüzyılın başında Lal Ded Keşmir’in kadim kadın mistiğidir. Lal Ded, dağ yollarında yürüyordu. Elinde ne tas, ne tespih vardı; ama dili hakikatin ateşiyle yanıyordu.
Lal Ded’in “vakh” adı verilen kısa şiirleri, hem şairi hem öğretmeni olduğu Rişi hareketini derinden etkiledi.
Onun öğrettiği şey, tıpkı Anadolu’da Yunus Emre’nin kalplere fısıldadığı şiirlere benziyordu:
“Ne tapınakta buldum, ne kitapta,
Kalbimin sessizliğinde gördüm yüzünü
Ve sen de bendin, ben de sendim.”
Bu içsel tecrübe dili, Nund Rishi’nin karakterinde somutlaştı. Nund Rishi, Lal Ded’in öğretilerini halkın diliyle yoğurarak Rişi Sufizmi’ni kurdu. Aynı nehir Kabir’e doğru aktı, Bhakti’nin sınır tanımayan sevgisiyle birleşti.
Kabir, görünüşte her iki dünyaya ait olup aslında hiçbirine bağlı olmayan bir bilgeydi:
“Ne Hindu doğdum, ne Müslüman;
Sevgi, benim tek milletimdir.”
Bhakti’nin şarkıları Rişi geleneğiyle birleşince Keşmir’de “Kashmiriyat” denen bir uzlaşı kültürü doğdu. Bu kültür, tanrıya giden yolun kalpte genişlediğini, hiçbir geleneğin tekeline sığmayacağını öğretiyordu.
Babürlüler ve Din-i İlâhî
Din-i İlâhî nasıl doğdu?
16.yüzyıl Babür saraylarında mermer avlular müzikle, sohbetle, tartışmayla çınlıyordu. Ekber Şah, devlet gücünden ziyade ortak hakikatin farkıyla ilgileniyordu. Agra’daki İbadet Khanası’nda şunlar yan yana otururdu:
•Hristiyan rahipler Mezmurlar okur,
•Hindu panditler Upanişatlardan bahseder,
•Jain âlimleri ahimsayı anlatır,
•Müslüman bilginler Mesnevî’den beyitler aktarırdı.
Ekber’e göre bu sesler aynı ırmağın farklı kıyılarıydı. Bu atmosferde Din-i İlâhî, yani “İlahi Din” adını taşıyan bir manevî birlik fikri doğdu.
Ekber’in vizyonu dini bir reformdan çok ahlâkî bir topluluk yaratma arzusuydu. Asıl hedefi şuydu:
•insanları mezhep zindanlarından kurtarmak,
•sevgi ve doğruluğu ortak bir değer yapmak,
•Tanrı’ya giden yolları çoğaltmak.
Sabah oturumlarından birinde hükümdar şöyle der:
“Güneş, her eve aynı ışığı verir;
Gölgeye küsen, kendi güneşini kaybeder.”
Neden tarihin tozlu sayfalarına karıştı?
Din-i İlâhî, birkaç nedenle kalıcı olamadı:
1. Devlet gücüyle kuruldu, halk tabanında karşılık bulamadı.
2. Ulemanın sert muhalefeti, hareketi siyasî bir tartışma hâline getirdi.
3. Ekber’in kişisel karizmasına bağımlıydı; vefatından sonra veliahtlar projeyi sürdürmedi.
4. Dönemin toplumsal şartları, böyle bir üst-din fikrine hazır değildi.
Yine de Din-i İlâhî, İslam dünyasındaki ilk kapsamlı dinler arası diyalog deneyimlerinden biri olarak tarihe geçti.
Auroville: Modern Bir Dinler Üstü Ütopya
Auroville nasıl ve hangi ihtiyaçtan doğdu?
20.yüzyılın ortasında Sri Aurobindo ve Mirra Alfassa (The Mother), dünyanın bölünmüşlüğüne tanıklık ediyordu: savaşlar, milliyetçilik, ideolojik çatışmalar… İnsanlığın ortak bir bilinç alanına ihtiyacı vardı.
Bu yüzden Auroville’i “insanlığın birliği için evrensel bir şehir” olarak tasarladılar. Amaç:
•insanın içsel evrimini desteklemek,
•ulus, din, ırk ayrımlarını aşmak,
•barışın ve bilincin deneyimlendiği bir yaşam alanı kurmaktı.
Aurobindo’nun öğretisine göre:
“İnsan Tanrı’nın evrimidir; ilahi enerji bilinçte şekil bulur.”
Bu, tasavvuftaki insan-ı kâmil kavramının çağdaş bir yankısı gibidir.
Matrimandir’in altın kubbesi altında hüküm süren sessizlik, dervişin gönlündeki zikrin modern dünyadaki yankısıdır.
Auroville Bugün Ne Durumda?
Bugün Auroville:
• 50’den fazla ülkeden yaklaşık 3.000 kişiyi barındıran,
• eğitim, ekoloji, sürdürülebilir mimari ve bilinç çalışmaları üzerine yoğunlaşan,
• zaman zaman Hindistan devletiyle yönetimsel gerilimler yaşasa da
• özünde hâlâ “birlik laboratuvarı” olarak varlığını sürdüren
bir deneyim topluluğudur.
Dinleri değil, deneyimi merkeze alır; Bhakti’nin melodileriyle tasavvufun zikri hâlen yan yana duyulabilir.
Bu üç girişim —Rişi hareketi, Din-i İlâhî ve Auroville— görünüşte farklı olsa da aynı nehirden beslenir.
• Rişi hareketi, halkın kalbinde yankılanan şiir dilidir.
• Din-i İlâhî, imparatorluk sarayında aranan akıl ve uzlaşı dilidir.
• Auroville, çağdaş dünyanın arayışında doğan ütopya dilidir.
Üçü de tasavvufun sezgisel diyalog gücünde birleşir;
çatışmayı değil anlamayı,
ayrılığı değil birlik ufkunu öğretir.
Orta Asya’nın ortak bilgelik damarından doğan bu üç hareket, insanlığın manevî evriminin sürekliliğini temsil eder. Her çağ, kendi coğrafyasına uygun bir maneviyat inşa etmiştir; ancak öz değişmemiştir:
“Birlik, farklılıkta görünür;
Aşk, anlaşılmakta değil, hissedilmekte tamam olur.”
Rumi’nin çağları aşan öğüdüyle bitirmek gerekirse;
“Deniz bir ama, dalgalar bin
Her dalga kendi adını söyler,
Ama deniz her ismi kendi sesiyle çağırır.”
Özlem Coşkun – KADINCA.TV – 27.11.2025 – 23:00

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*